27 Ağustos 2010 Cuma

şundan bundan şurdan burdan şırdan mırdan

first of all, please let me use this opportunity to thank my dear friend elif, who made a comment on my last piece! allahım! elocum teşekkürler, bloguma yorum yaparak sesimi duyan var mı? merakından sıyrılmamı sağladın.

her neyse...

merak ettiğim bir sürü saçma sapan şey var. hani şu türkler uçuyor reklam filmi var ya, oo oooo diye orda türk hava kurumu'nun logosu var ama adı yok. neden?

yazasım hem var hem yok... foto blog yapiim. ilk foto gümüşlük kafe... pek popüler ali rızaya da mimozaya da beş basardı. hem lezzet hem de servis iyi



bodrum kalesi ve sualtı arkeoloji müzesinin bahçesi


kaldığımız yer arion resort

deniz kenarına asansörle iniliyor, asansöre kadar da 100 basamak var. form tutmak için ideal!

ilk kez gittiğim bodrum'un denizi güzel ama kendisi pek cazip gelmedi. şimdilik tatilde benim için en iyi karma bozcaada ve kaş... kaş'ın denizi bozcaada'nın kendisi ile birleşince mükemmel tat! deniz kenarında yaşama hastalığım çok azdı çok...

22 Ağustos 2010 Pazar

top five


yaz sonu itibariyle en çok dinlediklerim:


cybelle - green grass

muse- i belong to you

sertab erener - bu böyle

vega - bu sabahların bir anlamı olmalı

müslüm gürses - nilüfer


bir de ayrı bir zuhal olcay kategorisi var, ruh halime göre zırt pırt geri döndüğüm...


daldan dala atlamak böyle bir şey olsa gerek ama, çok fena başım ağrıyor sanırım sorumlusu dün akşam üstüste izlediğim iki filmden sonuncusu (bkz sayfanın en başındaki foto) couples retreat denen saçmalık! ondan önce izlediğimiz merly streep'in ortayaşkadınlarınavercoşkuyufilmi It's complicated bile -film eleştirmeni ağzı ile söylemek gerekirse- "iyi kotarılmış"!
bu korkunç filmden sonra kendi kendime söz verdim, kafamıboşaltmamlazımaptalbirromantikkomedidenbaşkasınıizlemem diye tutturmak yok! çünkü bu saçmalık nasıl sona erecek diye inat edip filmi sonuna kadar izlemek aptallığı bana bu başağrısına maloldu offff!

sibel'in uçan halısı

bütün o evlilik hengamesini atlattıktan sonra normal hayata döndüm (sayılır). bu süreçte kendimle ilgili çeşit çeşit tespitlerde bulunmadım değil... ama bana en tuhaf geleni, el dokuması halılara olan tutkulu takıntımın su yüzüne çıkmış olması...
iyi bir el dokuması halıyı oturup uzuuun uzuun seyredebilirim(mişim), Afgan halısı görünce nefesim kesilebilir(miş). ha böyle diyorum ama uzman falan diilim daha fenası yarı cahilim. ama öğrenme azmindeyim. halıcılara gidip "anlat abi" diyebilirim. bütün halıcıların ortak yakınması; makina halılarının el dokuması halıların saltanatına son vermiş olması... artık eskisi gibi halılar dokunmuyormuş köylerde... offf tüylerim diken diken oluyor! halı zevki de damak tadı gibi türlü türlü... milaslar çok kaliteli ama benim için çok sakin, antik yörükler de biraz çılgın. şimdilik isim öğrenme aşamasındayım. uşak var, bünyan, yağcı bedirler ve tabii bingo taşpınarlar... uçan bir halım olsa, dolaşsam dursam...



26 Temmuz 2010 Pazartesi

disappointment

Disappointment you shouldn’t have done
You couldn’t have done
You shouldn’t have done
The things you did then
And we could’ve been happy
What a piteous thing, a hideous thing
Was tainted by the rest

But it won’t get any harder
And I hope you’ll find your way again
And it won’t get any higher
But it all boils down to what you did then

In the night we fight, I lied you’re right
It was exactly then
I decided
And drew you out
In the night we fight, I lied you’re right
It was exactly there
I decided

But it won’t be any harder
And I whope you’ll find you way again
And it won’t get any higher
But it over boils down to what you did then
Disappointment

15 Temmuz 2010 Perşembe

Cibelle

green grass
Lay your head where my heart used to be
Hold the earth above me
Lay down in the green grass
Remember when you loved me

Come closer don't be shy
Stand beneath a rainy sky
The moon is over the rise
Think of me as a train goes by

Clear the thistles and brambles
Whistle 'Didn't He Ramble'
Now there's a bubble of me
And it's floating in thee

Stand in the shade of me
Things are now made of me
The weather vane will say
It smells like rain today

God took the stars and he tossed them
Can't tell the birds from the blossoms
You'll never be free of me
He'll make a tree from me

Don't say good bye to me
Describe the sky to me
And if the sky falls, mark my words
We'll catch mocking birds

Lay your head where my heart used to be
Hold the earth above me
Lay down in the green grass
Remember when you loved me
Remember when you loved me
Remember when you loved me

8 Temmuz 2010 Perşembe

londra güncesi

bazı yalanlar güzel, bazı gerçekler acıymış...

youtube'un yasak olmadığı bir yerde, Londra'da sabahın ikisinde Teoman dinliyorum. 100 sterlin bayıldığım odanın bizdeki deyimiyle kotta olduğunu görünce kendimi can havliyle lobiye attım değiştirin bu odayı diye... oda yok yarın değiştirelim yanıtını alınca kös kös claustrophobie kaynağına geri döndüm. gecenin bir vakti dönünce de sızdım kaldım. ve işte ikinciyi geceyi de burda geçiriyorum. londra bende 5 yıl önceki heyecanı estirmedi. sanırım artık sayfiye dinginliği ve ılık rüzgarları olmayan hiçbir yer için kalbim çarpmıyor. ya da belki de her yeri elele tutuştuğum biriyle kudura kudura arşınlamak istiyorum. tabanlarım patlayıncaya kadar, saatlerce yürümem, arka sokaklarda kaybolmam, bilmediğim yönlere giden otobüslere binmem otobüslerden inip metro hatlarında uyuyakalmam gerek. aşık olduğum her şehrin bir fon şarkısı olmalı. ben ortalıkta yokken şehrin fonunda o şarkı çalmalı.

ne londra'nın şarkısını bulabildim ne de aşkımın...


ankara'da bir temmuz akşamı için: pinhani'den yalandan da olsa ne güzel güldün o akşam bana...

ömerle ilk buluşmamız pinhani konserinde olacaktı, olmadı. fenerbahçe ülker-türk telekom maçına rastladı, aylar sonra...

gelidonya fenerinde rakı-meze... sonra mojito akşamı...

ben balarısı gibiydim senden önce bak pervanelere döndüm seni görünce. yana yana kül olsam her an yine de senden ayrılamam yoluna adadım ömrümü ben sensiz olamam bin yıl yaşasam yine sana doyamam bana ellerini ver hayat seni sevince güzel



mürekkep olmak: -den oluşmak (bkz. tdk.org.tr)

4 Temmuz 2010 Pazar

cordoba


Cordoba, bir kadeh kırmızı şarap ve flamenkodan fazlasını vaadediyor.
Ama sadece vaadediyor.
Bir şekilde kesişen yolları birleştirmekten bihaber.
Kesişen yollarda ilerleyenler de Cordoba'nın ruhundan habersiz.
Yeterince arabesk, yeterince acıya dayanıklı değiller...
Cordoba tatlı su aşıklarının yeri değil.

gettin' older


bu fotoğrafı geçen sonbaharda Madrid'de bir kilisenin duvarına saklanarak çektim. bir yandan da sanki onları çekmiyormuş, Madrid sokaklarının hastasıymış gibi aklım sıra çaktırmamaya çalışıyordum. sadece ve sadece yaşlı oldukları için fotoğraflarını çektiklerimi düşünmelerini istemedim. fondaki beyaz arabanın vınnn diye geçerken flu kalması da, vınnn diye geçen hayatın simgesi falan değil uyduruk fotoğraf makinamdan çıkmış bir tesadüf. (fotoğraf sanatında bunun bir adı, tekniği, bir şeyi vardır ama beni aşar)
yaşlı insanlarda içimi höyküre höyküre ağlama isteği ile dolduran bir şey var. bu benim dramatik sopranoluğumdan muhtemelen yoksa bu bankta gördüğünüz iki yaşlı beyefendi, geçen yıllarına acımak yerine gelip geçen kadınların kalçalarına puan veriyormuş gibi duruyor- ki neyse ki önlerinden geçmem gerekmedi.

havadan sudan


yağmura itirazım yok, kuraklık heveslisi de değilim. ama yaz dediğin sarı sıcak olur. kavrulursun, köpüklü dalgaların, şort üstü kot mont dolaşılan serin akşamların hayalini kurarsın. yaz işte, bildiğin yaz. hani? nerde? hala yağmur yağıyor. yağıyor. yağıyor. berrak bir gökyüzü mü? belki güneyde. mevsimler panomu geri istiyorum. ilkbahar yaz-sonbahar kış.

barajlar yüzde yüz dolmuş.iki üç yaz öncesi kuraklık krizini hatırlıyorum. devasa bahçelerini sulayan elçiliklere düşman kesildiğimiz, haber için bidonla su kuyruklarında bekleyenlerin peşine düştüğümüz yaz...


yaz yaz yaz bir kenara yaz bütün sözlerimi, yanılırsam çık karşıma göster kendini. belki zamanla teker teker silinirler aklımdan. anlarsın ki boşuna geçmiş bunca zaman. yaz yaz yaz.


-------

Walking Through The Chaos elif ile cüneyt'in -eloyla cüno'nun blogu da var artık gruplarına isim de bulmuşlar. sorce (yanlış yazmadım, grubun adı sorce) di mi elo?

----------


elo itirafnamemi sevmiş sanırım son dönemde ilk defa evlilik hezeyanlarım dışında bir şeyler yazdığım için...

-----------

hezeyanların birinden ötekine savrulurken hayal kurmaz oldum gibi gelmeye başlamıştı. sonra birden vazgeçilmez hayalimi hatırladım. belki de herkesin hayali. artık urla mı olur bilmem ama geyiğin gırla olduğu (vay vay vay söz oyununa gel gel) deniz kenarı bir yer. yazın iki şort iki tişört bir efil efil elbise, kışın bir polar, iki eşofman altından mürekkep gardrobumla salındığım bir sahil. o sahilde bir dublesini saatlere yaysam da şişede balık olduğum, mezeleri parmak yedirten tahta masalı lokanta. sakin. uzun yaz öğleden sonralarında hafif bir esinti ile kıpraştığını uyku ile uyanıklık arasında gördüğüm tül perdeler gibi huzurlu. basit. en sevdiğim mevsim yaz. saklamıyorum. hayatım yaz gibi geçsin istiyorum. şıpıdık terlik ve hawai gömlek neşesinde, hamak mahmurluğunda. sanki o zaman durmadan defolup gitmek istemezmişim, havada gördüğüm her uçağa iç geçirmezmişim gibi geliyor.


2 Temmuz 2010 Cuma

itirafname

itiraf ediyorum. şöyle öldükten sonra keşfedilen underground kült bir kadın yazar olarak tarihe geçmek isterdim. ama sözünü ettiğim karizma sahipleri her şeyden önce böyle ezik itiraflarda bulunmazlar muhtemelen. benim yaş grubumun okuma damak tadı biraz daha sado-mazoşist loser yazarlara göre ayarlanmış ve sanki artık acı çekmeden yazabilen bir yazar kuşağı var ama keşfetmek gerekiyor. gerçi acılara odaklandığımızdan olsa gerek eskilerle aynı tadı vermez. hatta her yazı dilinin bir dönemi var. ortaokul lise dönemim bir halt anlamadan başladığım ama sonra kendimi alıkoyamadığım Rus yazarlarla geçti. Şimdi iki satır okuyamam onları, üstelik isimlerini dahi hatırlayamıyorum. Sonra Marquez geldi. işi İspanyolca öğrenip Marquez'i kendi dilinden okuma yoluna baş koymaya kadar vardırdım. Tömer'deki İspanyolca hocası ile papaz olmamla bu sevda yarım kaldı. arasıra nükseden Paul Auster düşkünlüğüm var. Baba ve Piç'e kadar Elif Şafak'ı soluksuz okumuşluğum Orhan Pamuk'un bir tek kitabını dahi olsun sonuna kadar okuyabilmek için inatlaşmışlığım da var... Sonra gazete dışında tek satır okumadığım zamanlar.


Yazı ile ilgili kişisel tarihime geçmiş iki başarım var. İlkokulda bir kompozisyon yarışmasında alınan ufak bir derece sonunda sınıfta alkışlanmam bir de üniversitede bir derste sınıfta okuduğum öykücükün kahkahalar arasında alkışlanması... Ha bir de üniversite hocamın yazdığım bir öykünün kurgusuna bakıp bunu kendin bulmuş olamazsın iması ile nerden esinlendiğimi (aşırmanın kibarcası) sorması.

Sorun şu ki, yazı varsa otokontrol olmaz. otokontrol varsa iyi yazamazsın. müthiş cümleler kurabilirsin ama iyi yazamazsın işte. Ve Ortadoğu'da otokontrolden bol bir şey bulamazsın. Hele otokontrolün kol gezdiği orta sınıftansan yazmayı unut. Üstüne bir de kontrol manyaksan en fazla katip olursun ya da bu da çok kitap okuyor denilen eksantrik tip.

yazmak. yazıyorum, yazıyorsun, yazıyor, yazıyoruz, yazıyorsunuz, yazıyorlar.

bana bir mektup yaz. olmadı, send me a post card darling...

27 Haziran 2010 Pazar

and the final countdown




80'lerin sonu Mersin


Burcuların 1'inci kattaki evindeyiz. Burcular bizim apartman komşumuz. Sürekli başı ağrıdığı için kafasının çevresine dolayıp sıkıştırdığı tülbenti ile bütün ağrıları savuşturabileceğini sanan ancak bir türlü kurtulamayan Nezihe teyzelerin üst katında oturuyorlar. İtiraf etmek gerekirse, zillerine basıp basıp kaçarak Nezihe teyzenin baş ağrılarına mütevazı katkılarda bulunuyoruz. Burcu'nun odasında yerde, mesafeli yaklaştığım ve commodore 64 olduğunu sandığım bir cisim var. Sehpanın üzerinde de yurtdışından ve kesinlikle büyülü bir ülkeden gelen küçük televizyon (cehennemin dibi dahi olsa evden uzak ne varsa büyülü gelebilir o sıralar)... Televizyon ekranında uzun saçlı adamlar "and the final countdown" diye bağırıyor. Birazdan kısacık saçlı künyeli oğlanlar "u r in the army now" diyerek derelerden tepelerden cool şekilde atlayıp zıplıyor. (yazanın notu:acı gündeme ilişkin herhangi bir benzetme-ironi-karşılaştırma vb'nin salakça olacağını düşünmekteyim)

Burcu'nun babası odaya giriyor, kızına hadi artık ders çalış derken beni de eve sepetliyor.


haziran 2010 Ankara


suyu çekilmiş zihnimin içinde kronometre işlemeye başladı, and the final countdown... diye bağırıyor. geçen 9 ayı sürekli bir gerisayımla geçirdiğimi fark ediyorum, asla tutsak düşmemeye ant içiyorum. aklıma ilkokul andını bir türlü ezberleyemediğim, okulun önünde şiir okuma sırası bana geldiğinde de tek satır ezberle(ye)meyerek çuvalladığım geliyor. öğretmenimin-adını hatırlayamıyorum-sitem dolu bakışları ve sitem dolu ağzından dolu dolu çıkan sitem dolu cümleleri üzerime çullanıyor. hiçbir b..u hatırla(ya)mayan beynimin iş saçma sapan anılara gelince nasıl bu kadar cevval olduğuna şaşıp kalıyorum her seferinde... Allah'tan anılar galerisinin en kötü örneklerini çabucak silip atıyorum çoğu kez.


asla tutsak düşmemeye, "Türk kızıyım, namusluyum, çalışkanım, yasam: yuvamı kurmak, çocuklar doğurmak, evimi- mikrodalgamı- mutfağımı özümden çok sevmektir" (gerisi nasıldı?) diyerek ant içerken evlilik düşmanı psikolojik harekatçıların hain tuzaklarına düşmemeye de yeminler içiyorum kana kana...


and the final countdown derken checklist yapalım: mahir-osman ve önder ustalara burdan selam eder ellerinden öperim, beni Ömer'den çok kendilerini konuşur ve düşünür hale getirdikleri için...

checklist kalbimi sıkıştırdı vazgeçtim.


dipnot:çocukluk arkadaşım ebuş'um da 6 Ağustos'ta evleniyor!düğününe gidemiyorum-düğüne gelemiyor-hevesim kursağımda kalıyor. yiğit diyarbakır'da gelemiyor, simten çin'de, elo norveç'te :(




21 Haziran 2010 Pazartesi

musik

cuneytcaglayan.com



bu adrese dikkat! cüneyt -elif'in deyişi ile cüno- İstanbul'dan aşkı için Oslo'ya taşınan bir müzisyen. Uğruna Oslo'ya taşınılan aşkın ismi de Elif. Yani benim Elo'm.
Son olarak, Elif'in seslendirdiği ve yanlış hatırlamıyorsam sözlerini yazdığı bir şarkı üzerinde çalışıyorlar. Henüz son halini almadığı için blogda yer veremiyorum. onun yerine cüneyt'in myspace'teki çalışmalarını dinleyebilmeniz için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyorum:

myspace.com/caglayancuneyt

20 Haziran 2010 Pazar

new york 2012 august

dear john;

my heart is full of anger and resentment...

offf, birkaç yıl önce izlediğim filmlerden birinin adı "dear john" ve şimdi ben de ona mektup yazıyorum. John'a. sanki bir anlamı varmış, bir şeyleri değiştirebilecekmiş gibi. tahmin ettiğim gibi gelişti olaylar ve fade out oldu. And he disappeared. Peki neden mutlu değilim hala? neden kalbim sıkışıyor ve sigara üstüne sigara yakmak istiyorum? neden kendimi hala ona bağlı hissediyorum? neden? neden? neden? bu kendinden başka kimseyi önemsemeyen şehre geleli bir yıldan fazla zaman oldu. Ölmeye geldim ama yaşıyorum.Şehir de yaşıyor.

Dear John,

Nerdesin? Aradan kaç yıl geçmesi gerekecek? gerçekten birlikte bir şansımız var mı? yoksa her şey yalan mıydı?

Sevgili John

Seni bulmam gerek. Seni bulmam ve yeni bir hayat kurmam gerek.

love&marriage

Önce bazı gerçekleri sıralamakla başlayalım:
-Evlilik denen şeyden ödüm patlıyor. Ve tarih yaklaştıkça panik duygum artıyor. Yorganın altına kaçıp saklanmak istiyorum. Durmadan bu hissi evli birilerine anlatıp, normal di mi?, sizde de vardı di mi? diye sormak istiyorum. Allah'ım keşke peri masallarına inanarak büyüseydim!
-Cesedimin köpekler tarafından bulunup kemirilmesinden korktuğum için evlenmiyorum.
-Karşıma Ömer çıkmasaydı sanırım asla evlenmeye cesaret edemezdim. Korkumu şu anda yatıştıran en önemli şey Ömer'in de benim kadar evlilikten korktuğunu biliyor olmam. O "bir karar verdim ve bunu denemeye değer" diye düşünüyor sanırım.
-Ömer olmadan nefes bile alamam gibi geliyor yani beni "rayda tutan" Ömer. Histerilerimi, takıntılarımı, korkularımı çoğu kez yatıştırmayı biliyor. En büyük korkum şu anda Ömer'siz nefes alamazken birkaç yıl içinde, birlikteyken boğuluyor gibi hissetmemiz. Dahası şimdi artık pılımı pırtımı toplayıp Avustralya'ya falan gidemeyeceğimi bildiğim halde bir gün olur da bunu yapacak cesareti (ve tabii altyapıyı) bulduğumda artık düzen değiştiremeyecek kadar yerleşik hale gelmem. Bir yere kıpırdamadığım halde her an gidebilirim özgürlüğünü yitirecek olmak midemdeki krampları artırıyor. Özetle: yıllardır savunduğum evlilik=end of the story iddiası ile karşıkarşıyayım. Hangi romantik komedi filminde evli bir çiftin aman da ne kadar mutluyuz hali anlatılır? dahası o filmi kim izler? Ya da Bridget Jones'ın biricik aşkına (Mark Darcy miydi?) kavuşup evlendikten sonra bulaşığa yardım etmedin, çöpü dışarı çıkarmadın, beni artık sevmiyorsun, çocukla ilgilen vs vs vs tartışmalarını hangimiz merak ederiz?
-Ve tabii çocuklar. Şu anda çocuk gördüğüm zaman haç ve sarmısaklarla kovalamak istiyorum. Bu fikirden uhrevi bir hormon takviyesi ile kurtulabileceğimi umuyorum.
Daha bir dünya şeyden korkuyorum. Saçma sapan şeylerden şimdi de tartışıyoruz ama uzatmıyoruz geçiyor işte. Ya artık biribirimizi kaybetmekten korkmaz hale gelirsek sırf evlendik diye?
Eeeeh! Bu kadar tırsıyorsan evlenme gitsin diye terslemenin faydası yok. Ömer'den farklı düşünmüyorum: denemeye değer, hiçbir söylediğimi ciddiye almasa da, herhangi bir ciddi konuya konsantre olması imkansıza yakın olsa da umurumda değil. Ömer, şu saçmalıklarla doldurduğum hayatımda benim başıma gelen en iyi şey!
Düğüne bir buçuk aydan az zaman kala... Ustalar, mobilyalar, seramikler arasında bunalırken ve zamanın nasıl geçtiğini anlamazken ruh halimi böyle kayda geçiriyorum.
Gelinliğimi seçtim. Ev tamamlanmak üzere. O evde kendim olmayı, mutlu olmayı umuyorum. Ama itiraf ediyorum ödüm patlıyor. Kendi kendime soruyorum: hangi aşk sonsuza dek sürüyor?

11 Haziran 2010 Cuma

gelinlik



tuhaf bir ruh hali içindeyim. yani bridget jones ya da ally mcbeal gibi -şehirli, okumuş, parasını da kazanıyor oh oh oh!- kategorisinin seçkin örneklerinin bu ruh halini tanımlayacak alt metinlere sahip olduğunu sanmıyorum.


gelinlik provası vardı. burada bir örneğine yer verdiğim tarlatanlarla tanıştım. tüller, danteller, duvaklar, incik boncuklar...

ve kız çocuklarının bilinç dünyası! bilinç altı, üstü, altüst olmuş bilinç.

ilk denediğim: prenses masallarının kostümü! 5 yaşındaki kısacık saçlı sezercik aslan parçası hallerimden bu yana sinir olduğum, gıcık kaptığım, elimin tersi ile ittiğim ne varsa aynadan bana bakıyor. arkamdan uzanan upuzun bir kuyruk yılan dili olmuş beni sokuyor.

tarlatanın içinde şarlatan oldum. uzun topukluların üzerinde dikilmekten mi yoksa kendi peri masalımın kostümünü üzerime geçirmekten mi bilmiyorum, bir parça bacaklarım titredi.

ve kaçınılmaz sonu hatırladım. işte; doğarsın, büyürsün, okullar bitirir, işe girer, birkaç işe yaramaz adam/kadınla çıkar, sonunda -ya şanslısındır doğru her neyse onu bulursun ya da cesedinin köpekler tarafından bulunmasından ölesiye korktuğundan kısmetine razı olur- evlenirsin. çocuk mocuk, yaşlanır, yine şanslıysan fazla çile çekmeden ölürsün.

işte bu kostümle bir level daha geçiyorum.

bunca sivri dile rağmen- itiraf ediyorum-kalbim küt küt attı. ama kendimi huzursuz da hissettim. saçlarını kuleden sarkıtmaya hazırlanan rapunzel gibi görünmekten.

bir keresinde yiğit'e -bu blogun sadık takipçileri kendisini hatırlayacaktır- "amaan yiğit hayat dediğin ne ki? pijamalarını çekip koltuğun karşısına kurulur çekirdek çitlersin" demiştim. evlenince de çekirdeği iki kişi çitliyorsun oluyor bitiyor di mi? di mi? di mi?

6 Haziran 2010 Pazar

marduk




new york ocak 2013


Marduk dünyaya çarpmadı. oysa altı ay önce new york'a gelip yerleşmemin tek sebebiydi. 23 Aralık 2012'de Marduk 3661 yılda bir yaklaştığı dünyaya yeniden yaklaşacak ve kıyamet kopacaktı. Kopmadı.Hiçbir Marduk dünyanın sonu değil, hayat tek hücreli de olsa devam ediyor. Oysa, dünyanın sonunu dünyanın merkezinde karşılamak için gelmiştim buraya. Kendi Marduk'um bana çok önce çarpmıştı. şimdi diğerlerinin felaketini, mahvoluşunu görecektim. Palavra! kaçıp saklanmaya geldim buraya. marduk marduk, içtik içtik, kudurduk.22 Aralık gecesi sığınakta bekledik marduk'u. dünya yokolunca sığınak mığınak kalacakmış gibi. her çeşit delinin yuvası new york'ta marduk'u herkes kendince karşıladı. aralıksız dua mırıldananlar, ağlayanlar, kitap okuyanlar, uyuyanlar, marduk fantazisini hayata geçirmek için azimle sevişenler, bi de benim gibi bakakalanlar...

tıpkı kendi mardukumda yaptığım gibi...bakakaldım. ellerimin arasından kayıp gitti ve ben iyi bir tren izleyicisi gibiydim.


nerdeyse bir ay geçti marduk histerisi artık diniyor. ortaya yeni tarihler atılıyor ama herkes vartayı atlattık havasında, yani kaçınılmaz son artık gelmeyecek hepimiz sonsuza dek mutlu mesut yaşayacağız. öyle olmadı. ölümler, doğumlar kendi döngüsü ile devam etti. herkesin marduku kendineydi.


marduk tantanası da bitti madem? bu şehirde hala ne işim var?

haritaya bakma zamanı geldi.






4 Haziran 2010 Cuma



yaz başı 1995 mersin


bu gerçek değil. biz gerçek değiliz. dans ediyoruz. bize bakıp ne kadar yakıştığımızı söylüyorlar. son dansımız olduğunu bilmiyorlar. apartman boşluğunda bana gitar çaldığın benim sana hayran hayran baktığım, dünyadaki en yetenekli adam olduğunu sandığım ana dönebilsek. o an da gerçek değildi. gerçek olan bir öğleden sonra ağzını açman, o ağızdan dışarı savrulan, kulaklarımdan içeri dolan, kelimelere, cümlelere dönüşen sesler. alçalıp yükselmiyor, aynı gergin mırıltı kurşun askerlere dönüşüp kulaklarımdan beynimin içine doğru uygun adım marş! ilerliyor. hayatımın en gerçek anlarından biri. geri kalanı, öncesi, sonrası kalın bir sis bulutunun ardında.

dans ediyoruz. bayıldığım temiz çamaşır ile sivilce ilacı ve parfüm karışım koku dalgalanarak burun deliklerimden içeri sızıyor. burnumun hafızası zihnimden daha güçlü, burnumun iradesi zihnimden daha zayıf. çoğu kez burnuma yenik düşüyorum.

"bu gerçek değil, biz gerçek değiliz" diyor, daha bir saat önce odaya kapanıp içtiğim köpek öldürenden peltekleşmiş, ağzımdan çıkan sesler. yıllar sonra, artık bir önemi kalmadığında, bunu bana hatırlatıyor, sivilce ilacını formülden çıkaran temiz çamaşır. yıllar, yıllar sonra bir kez daha kurdum aynı cümleyi: "bu gerçek değil."



2010 haziran ankara


elif bana ilham verdi. elif oslo'da.yıllardır uzaktan uzağa devam ediyor ilişkimiz. manejlerden, dil kurslarından, parklardan geçerek geldik. bazen aynı makus kaderi paylaştık bazen de başımıza iyi şeyler geldi. hayatın içinde yuvarlanıp duruyoruz işte. elif bana ilham verdi. paralel hayatlar içinde hem dr jekyll hem de mr hyde olabiliyor madem: Mr Hyde'ı konuştur o çıksın ortaya dedi. aslında demedi de ben böyle yorumladım. Mr Hyde'ımın bir adı yok. gerçek bile değil. ama tamamen gerçekdışı da değil. öykü yazarken konuşanlara isim vermekte zorlanıyorum.hep iç sesi duyuyorum. yani betül merve hale falan demek tuhaf, yapay geliyor. jessica, barbara, sarah da pek komşu kızı sayılmazlar. en azından artık yazdıklarımın suçunu mr. hyde'a atabilirim.


episode two


Yves Tanguy. I Came Like I Promised. Je suis venu comme j'avais promis, Adieu. 1926.

1 Haziran 2010 Salı

episode one in progress

şanghay 2005

"kızım deli misin? bi daha ne zaman Şanghay'a gidicen? Çıkıp dolaşsana!" dedi telefonun diğer ucundaki ses... doğru ya, "bi daha ne zaman gelicem?"

otelin kibrit kutusunu cebime kendimi de otelin dışına sokaklara attım. saat geceyarısına geliyordu nerdeyse... yürüdüm yürüdüm yürüdüm yürüdüm. dümdüz, hiçbir yere sapmadan. birkaç gün önce sabahlara kadar ağlayan ben miydim? yola çıkmadan hemen önce mide ağrıları içinde kıvranan?
ellerim ceplerimde. hava olması gerektiği kadar serin. yollar olması gerektiği kadar ıssız. yürüdüm. New York'u andıran ışıklı caddelerin arkalarında böcek ve yağ kokan tek göz barakalar. hiçbir yere sapmadan dümdüz yürüdüm. böylece kaybolmam sanıyordum. yoruldum kayboldum. bütün evler, bütün yüzler biribirine benziyor. İstanbul'da olsam daha çok korkardım. Korkmadım. Yoruldum. Taksi buldum. bağırınca beni daha iyi anlar sanarak (evet Türk'üm) bağıra bağıra oteli tarif etmeye çalıştım. yoruldum. otelin kibrit kutusunu şoföre gösterdim. Otelin önünde indim. "bir daha ne zaman gidicen kızım?"
batmakta olan gemide ağırlık barındırmıyorum. tüm yükler birer birer atılıyor. ne çok ağlamıştım sahi. kimdi? nedendi? hiiiç hatırlamıyorum. ama sonra çook ağladım.
ağladım. unuttum.ağladım unuttum. ağladım unuttum. otelin adı neydi? unuttum.
Şanghay'a bir daha mı gidicem? gitmedim.

tdk.gov.tr:
aşk: Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi, sevda, amor