17 Mayıs 2010 Pazartesi











google'dan kendi blogum için arama verdim. Allah'ım ne kadar sıkıcı görünüyor. kuğu resimleri. milattan öncenin şarkı sözleri falan. off! daha eğlenceli olmak istedim. kendim ve 6 kişiden oluşan okurlarım için! sansür olunca eğlence de olmuyor yahu. siyaseten doğruluk vayys! yeraltına mı insem? şöyle paralel hayatlar, kaçma kovalamaca, gündüz güzeli fentezileri şşşş, ya da gündüz memur geceleri sayko hesabı... kısacası arada bunaldıkça sığınabilirim ama genel olarak under construction...
ve bu fotolar da son çırpınışlar

brezilya dizisi

bir güz başı (brezilya dolaylarında-bizim buralarda ilkbahar) bütün bir öğleden sonra kuğu olduğunu sandığım bu arkadaşların fotoğraflarını çekme lüksüne sahip olduğum için mutluyum. önce kimse yoktu. aslında biri vardı. kalabalık içinde yalnızım diye kederlenen bir tanesi salak salak etrafına bakındı. sonra kalabalığa daldı. ordan kendine manita yaptı. bir süre takıldılar. Veee ciao bella! kısa metrajlı brezilya dizimin adı gölde aşk!



IBIRAPUERA PARKI -SAO PAULO

PERFECT DAY

Just a perfect day

drink Sangria in the park

And then later when it gets dark,

we go home

Just a perfect day

feed animals in the zoo

Then later a movie, too, and then home

Oh, it's such a perfect day

I'm glad I spend it with you

Oh, such a perfect day

You just keep me hanging on

You just keep me hanging on

Just a perfect day problems all left alone

Weekenders on our own it's such fun

Just a perfect day

you made me forget myself

I thought I was someone else, someone good

Oh, it's such a perfect day

I'm glad I spent it with you

Oh, such a perfect day

You just keep me hanging on

You just keep me hanging on

You're going to reap just what you sow

You're going to reap just what you sow

You're going to reap just what you sow

You're going to reap just what you sow

16 Mayıs 2010 Pazar




amerika birleşik devletleri
bm güvenlik konseyi'nde ise Brezilya da olmalı. brezilya daimi üye olursa Türkiye neden olmasın? yani kimse kusura bakmasın ama güvenlik konseyi de pek öyle ahım şahım bir yer değil. new york'taki binada boruları fareler kemirmiş diye yenilemeye gitmişler artık bm'nin laz müteahhitleri kimlerse bunları bir güzel kafakola almış. yenileme demeye bin şahit. brezilya'yı sambacılarından, futbolundan, riosundan, graffitili duvarlarından ötürü kayırıyor değilim. hatta başkent brasilia'nın sterilliği içimi baydı fotoğraf bile çekesim gelmedi. ban ki mooncuğuma biraz kur yaptım beni de bm'de işe alsın diye ama ohoooo ne torpiller dönüyormuş meğer! ne diyordum? reform şart ama zor, kimse ayrıcalığından vazgeçmek istemiyor. oysa daha çok sese ihtiyaç var. bütün pazarlıklar o kameraların karşısındaki devasa odanın yanında fare kapanı gibi kalan yerde ve öncesinde geçiyor. çoraplar oralarda örülüyor kimi zaman (şimdi geçici de olsa türkiye de bmgk'da haksızlık etmek istemem herkes pek bir övüyor performansımızı yani türk'ün türk'e propagandası olmaktan çıkmış çoktan) ve işte daha az çorap örülüp daha adil daha güvenli bir ortam için önce şu fare kapanlarını kaldırmak, halkayı genişletmek lazım sanki. türkiye de daimi üye olmalı mesela, ya da her bmgk üyesinin hakkı eşit olmalı, hepimiz eşitiz ama biz daha eşitiz anlayışı kalkmalı. kıbrıs kararları rus inadına takılmamalı mesela...

en tuhafı ben burda pijamalarımla ahkam kesiyorum. kravatlı adamlar, tayyörlü hanımlar, bm koridorlarında koşuşturuyor. sonra bm'de mesai bitiyor, onlar da pijamalarını giyiyor. ne bilim şöyle mideleri eziliyor biraz gece kalkıp bir şeyler atıştırıyorlar falan. işte çoluk çocukları sevdikleri oluyor. sonra sabah oluyor, pijamalar çıkıyor laciler çekiliyor ciddi ciddi. hoop bir imza: ırak'ta kimyasal silah var tu kaka sonra aaa yokmuş.

off niyetim aşk meşk çoluk çocuk yazmaktı neyse coming soon...

let's fall in love



I have a feeling, it's a feeling,
I'm concealing, I don't know why
It's just a mental, sentimental alibi

But I adore you
So strong for you
Why go on stalling
I am falling
Our love is calling
Why be shy?

Let's fall in love
Why shouldn't we fall in love?
Our hearts are made of it
Let's take a chance
Why be afraid of it

Let's close our eyes and make our own paradise
Little we know of it, still we can try
To make a go of it

ELLA FITZGERALD'DAN DİNLEYİNİZ
We might have an end for each other
To be or not be
Let our hearts discover

Let's fall in love
Why shouldn't we fall in love
Now is the time for it, while we are young
Let's fall in love

We might have and end for each other
To be or not be
Let our hearts discover

Let's fall in love
Why shouldn't we fall in love?
Now is the time for it, while we are young
Let's fall in love

---------
FRANK SINATRA'DAN ŞAŞMAYINIZ

Fly me to the moon
Let me sing among those stars
Let me see what spring is like
On jupiter and mars
In other words, hold my hand
In other words, baby kiss me
Fill my heart with song
Let me sing for ever more
You are all I long for
All I worship and adore
In other words, please be true
In other words, I love you

--------------

MUTLAKA AMY WINEHOUSE'DAN DİNLEYİNİZ

Tonight you're mine completely
You give you love so sweetly
Tonight the light of love is in your eyes
But will you love me tomorrow?

Is this a lasting treasure
Or just a moment's pleasure?
Can I believe the magic of your sighs?
Will you still love me tomorrow?

Tonight with words unspoken
You say that I'm the only one
But will my heart be broken
When the night meets the morning sun?

I'd like to know that your love
Is love I can be sure of
So tell me now, and I won't ask again
Will you still love me tomorrow?

So tell me now, and I won't ask again
Will you still love me tomorrow?
Will you still love me tomorrow?
Will you still love me tomorrow?

-----------

VE YİNE AMY WINEHOUSE SÖYLESİN

To know know know him
Is to love love love him
Just to see that smile
Makes my life worthwhile
To know know know him
Is to love love love him
And I do, and I do, and I do

Oh, I'll be good to him
I'll bring joy to him
Everyone says there'll come a day
When I'll walk alongside of him
To know know know him
Is to love love love him
And I do, I really do, and I do

Why can't he see
How blind can he be
Someday he'll see
That he was meant for me

To know know know him
Is to love love love him
Just to see that smile
Makes my life worthwhile
To know know know him
Is to love love love him
And I do, I really do, and I do

-------------

şimdi bütün bu romantik parçaları Michael Douglas'la samimi fotomuzun altına ekleyince yanlış anlama olmasın, Kerata Jones kıskanmasın. diğer alternatiflerim ban ki mooncum ve obamacımla olanlardı ama kimsenin siyasi kariyerine kastım yok. Michaelcımınsa malum pek bir numarası yok şu hayatta spartacus'ün oğlu olmak ve sharoncımı dikizlemekten başka. her neyse... niyetim dört başı mamur bir newyork yazısı yazmaktı. sonra bu kadar öykünme saçma geldi itiraf edeyim. işte havalı bir şehir, ruh hastası insanlarla dolu, herkes göçmen, müzikalleri,times meydanı, özgürlük anıtı ve merkez parkı meşhur. aman ne bilim, küreselleşme midir nedir, bilemiyorum her şeyi sıradan yapıyor. yani amerikan filmlerinde her bir yerini kare kare belliyorsun sonra bakıyorsun amanın film be bu! ya da içim mi geçmiş nedir? ama yine de itiraf ediyorum bin kere fırsat olsa bin kere giderim. yok yok milyar kere!

yani giriş sayfasında newyork'ta hava durumunu gösteren biri olarak daha fazla serin takılamadım! bu arada fahrenheit için -32 bölü 2 formülünü öğrendim bilginize!

coming soon

Hilo dedi ki neden bu kadar az yazıyorsun böyle blggerlık mı olur? baktım en son 2 ay önce yazmışım. tamam dedim kendi kendime... brezilya, new york ve Paul Auster'ın Son Şeyler Ülkesinde kitabından notlar kısa süre sonra bu adreste! coming soon...

15 Mart 2010 Pazartesi

lapon gulü 2




Ren geyiği eti yedim. Hayatımda ilk ve muhtemelen son kez. Ha bir de çorbasını içtim o daha lezzetliydi. Kremalı mantar çorbası kıvamında. Şarap soslu ren geyiği eti ise ekşi ciğer gibi geldi sevmedim. Mönüdeki iki numarayı tahmin etmek zor değil. Tabii ki: SOMON! Ama İsveç'te daha lezzetliydi. Noel Baba'nın ulaşım aracını yemek tuhaf ve acımasız geliyor. Sonra ne yani Noel Baba, ren geyiği yerine danalara binseydi dana eti yemeyecek miydim? diye düşünüyorum. İnekler, danalar daha çok diye yenmeyi mi hakediyorlar? diye sorarken beynimin soğuktan büzüştüğüne karar veriyorum. Laponya Noel Baba'nın memleketiymiş. Antalya Demre'de de şube açmış olmalı! Çılgın bir Ren geyiğine bağlanmış kızakta battaniyenin altında gevezelik ederken bütün ren geyiklerinden dün akşam bir arkadaşlarının tadına baktığım için özür dilemek istiyorum.

Huskylerden pek göremedim. Laponya'da bile Türk turist buldum ama Uzakdoğulular kadar kalabalık değiller tabii... Tanrım! Her yerdeler!

Laponya'da ne yapılır top ten list:
-sıcak çikolata vb eşliğinde huzurla kara bakarak kitap okunur
-Havadaki kar kristallerine bakılıp çocuklar gibi şen olunur
-Ren geyikleri ile kızak turu
-Buzda balık avlama ama bir tane bile yakalamak çok zor
-Kar motorsikleti ile tur atılır
-Karda-iki üç gün sürenleri de var- safari yapılır
-Sami ırkından birileri aranabilir
-tabii bol bol kayak kayılır :))

Ve yerel bir öykü. Turistler böyle şeylere bayılmaz mı? Ekşiciğertadındakirengeyiğietini yediğim restoranın menüsünün arkasından arakladım:

Gold miners can still remember the Journalist's name, Sylvia Petronella van der Moer. In 1949 Sylvia Petronella heard for the first time about Lapland's gold and gold mines in a bus on her way from Rovaniemi to Ivalo; gold fever attracted Sylvia. She travelled through the Laanila gold mines to Sotajoki and to Ivalojoki Kultala. From there she continued her way to Lemmenjoki. Sylvia worked as an assistant chef for the gold miners. She enjoyed her time with them, but because Sylvia had been in trouble as a guest in previous Hotels, and did not have a passport, she was deported from Finland. Sylvia Petronella left a deep impact and lasting memories for everyone who came into contact with her. In Lemmenjoki two hills, Petronella Kukkulat have been named after her. Saariselkä has also got its own restaurant named Petronella, where you can find a hint of Lapland mixed with Petronella's magic.

Veee let it snow, let it snow, let it snow günlerinden sonra memlekete dönebilmek umuduyla Helsinki'deyim. Burda, "bu sene amma kış yaptı be!" muhabbeti yaygın. Her sene deniz buz tuttuğunda millet üzerinde yürür, buz kırılınca da 7-8 kişi ölürmüş. Bu sene öylesine soğuk yapmış ve buz tutmuş ki ölen olmamış!

Greetings from Finland!
fince şerefe: kippis, teşekkür ederim:kiitos

Haa Dublin mi? Özetle: Guinness, Temple Bar, Guinness, Temple Bar...

lapon gulü



Nerden başlasam nasıl anlatsam... Yola Guiness'in memleketi İrlanda-Dublin diye çıktık ve evet gitmeyi başardık da... dönmeyi henüz başaramadık. Neye niyeet neye kısmet. Helsinki'deyim. Hayatımın en ilgi çekici haftalarından birini yaşadım ve nedense çok normal geliyor. Ne bu mesleki deformasyon dedikleri şey mi? Dublin'den Finlandiya'nın en kuzeyine Laponya'ya geçtik. Japonya'nın Lüleburgazlısı (haberi alan arkadaş anlasın diye bulduğum formülün adı!) Saariselka kasabası... Her taraf kar, kar ve yine kar. Bu kadar karı (not woman at all) hiç birarada görmemiştim. Finlandiya'nın genç ve fırlama, 41 yaşında ama 28 yaşında görünen Dışişleri Bakanı Alexander Stubb, "ya bizim memleket bir yere dönem başkanı olmadan gündeme gelmiyor. Çağırayım da Davosvari bir haftasonu geçirelim. Ailelerimiz de gelsin kar kazaklarımızla dünya ve AB meselelerini konuşalım" diyor. Avrupa Birliği'nin yeni Dışişleri Bakanı Kathy Ashton -Bakanlar bu samimi ortamda biribirilerine ilk isimleri ve böyle kısaltarak sesleniyor-6 üye ülke Dışişleri Bakanı ve Türkiye Dışişleri Bakanı biraraya geliyor. Saariselka oluyor mini Davosumsu.

Alexander Stubb rahat tavırlarıyla gönlümü fethediyor. Komplekssiz ve esprili. Gerçi AB ve 'Kathy'için yaptığı benzetmeye pek katılmadım. Ona göre AB bir futbol takımı, başında Kathy, 27 Ronaldosu (ne yani Rum kesimi ve krizle kıvranan Yunanistan Ronaldo mu?) var, iki de patron AB Komisyonu ve Konseyi. Avrupa Parlamentosu da beklenti içindeki taraftar grubu.

Bütün davetli Bakanlar maile gelmiş kar kazakları ve sokaktaki adam halleriyle tanımak mümkün değil... İsveç Dışişleri Bakanı, parlamentonun aldığı saçma sapan Ermeni kararından ötürü hayli moralsiz görünüyor. Elleri önde ve düşünceli. Sorunca 'söz Türkiye'ye AB desteğimiz daha da artacak biz güvenilir dostuz' falan diyor.

Bir sürü de gazeteci... AP, Reuters pek bir profesyonel, pragmatik... Diğerleri daha duygusal takılıyor. İtalyan gazeteci Gigi, 20 yıl önce 8 yıl boyunca Türkiye'yi karış karış gezmiş sonra geçenlerde bir daha gelmiş ve gözlerine inanamamış. Tam İtalyan, heyecanlı, konuşkan... Bizdeki değişimin iyi olduğunu söylüyor. Dikkatli baktın mı diye sormak geliyor içimden...

Veee Finliler. Türlü genellemeler dinliyorum: nasıl da çalışkanlar, nasıl da sözüne sadıklar, nasıl da milliyetçiler vs. Benim genellemem: kibar ve mesafeliler. Ve bir Fin arkadaşım var artık. Oturup saatlerce, hayattan, inançlardan, Ermeni meselesinden, kadın ya da erkek ya da insan olmaktan konuşabilirsiniz. Kadın öykülerinin peşine düşmüş şimdilerde. Zengin bir İtalyanın gayri meşru çocuğunu doğurmayı ve parasını reddedip Alman bir adamla evlenip çocuk doğuran ve acaba doğru karar mıydı? diye soran bir Estonyalı genç model kadından söz ediyor. Senin öykün ne? diye soruyor. Gizemli ve Ortadoğulu olmasını umduğum bir edayla 'benim öyküm daha başlamadı' diyorum. Tabii ona 'Türklerin öyküsü olmaz. Doğar, büyür, evlenir, askere gider. Şanslılarsa siKortalı bir işe girer evlenir. Çocuk yapar. Taksit öder ve ölürler' demiyorum. Bu hiç de 'cool' olmaz!

Finliler sauna delisiymiş. Saunası olan kafeye bile gittim. Otel odasında sauna var! Ve ülkenin ileri gelenleri CISCIBLAK! saunada biraraya geliyorlarmış dernekleri falan varmış. Öyle ferah ferah oturup ciddi meselelerden söz ediyorlarmış.

Finlilerden Laponyayı unuttum. Buzlar kraliçesiymiş diğer adı. Bir Adanalı olarak ilk kez altımda plastik adı herneyse tepeden aşağı kaydım! Ama en güzeli ren geyikleri ile tura çıkmaktı...