4 Temmuz 2010 Pazar

gettin' older


bu fotoğrafı geçen sonbaharda Madrid'de bir kilisenin duvarına saklanarak çektim. bir yandan da sanki onları çekmiyormuş, Madrid sokaklarının hastasıymış gibi aklım sıra çaktırmamaya çalışıyordum. sadece ve sadece yaşlı oldukları için fotoğraflarını çektiklerimi düşünmelerini istemedim. fondaki beyaz arabanın vınnn diye geçerken flu kalması da, vınnn diye geçen hayatın simgesi falan değil uyduruk fotoğraf makinamdan çıkmış bir tesadüf. (fotoğraf sanatında bunun bir adı, tekniği, bir şeyi vardır ama beni aşar)
yaşlı insanlarda içimi höyküre höyküre ağlama isteği ile dolduran bir şey var. bu benim dramatik sopranoluğumdan muhtemelen yoksa bu bankta gördüğünüz iki yaşlı beyefendi, geçen yıllarına acımak yerine gelip geçen kadınların kalçalarına puan veriyormuş gibi duruyor- ki neyse ki önlerinden geçmem gerekmedi.

havadan sudan


yağmura itirazım yok, kuraklık heveslisi de değilim. ama yaz dediğin sarı sıcak olur. kavrulursun, köpüklü dalgaların, şort üstü kot mont dolaşılan serin akşamların hayalini kurarsın. yaz işte, bildiğin yaz. hani? nerde? hala yağmur yağıyor. yağıyor. yağıyor. berrak bir gökyüzü mü? belki güneyde. mevsimler panomu geri istiyorum. ilkbahar yaz-sonbahar kış.

barajlar yüzde yüz dolmuş.iki üç yaz öncesi kuraklık krizini hatırlıyorum. devasa bahçelerini sulayan elçiliklere düşman kesildiğimiz, haber için bidonla su kuyruklarında bekleyenlerin peşine düştüğümüz yaz...


yaz yaz yaz bir kenara yaz bütün sözlerimi, yanılırsam çık karşıma göster kendini. belki zamanla teker teker silinirler aklımdan. anlarsın ki boşuna geçmiş bunca zaman. yaz yaz yaz.


-------

Walking Through The Chaos elif ile cüneyt'in -eloyla cüno'nun blogu da var artık gruplarına isim de bulmuşlar. sorce (yanlış yazmadım, grubun adı sorce) di mi elo?

----------


elo itirafnamemi sevmiş sanırım son dönemde ilk defa evlilik hezeyanlarım dışında bir şeyler yazdığım için...

-----------

hezeyanların birinden ötekine savrulurken hayal kurmaz oldum gibi gelmeye başlamıştı. sonra birden vazgeçilmez hayalimi hatırladım. belki de herkesin hayali. artık urla mı olur bilmem ama geyiğin gırla olduğu (vay vay vay söz oyununa gel gel) deniz kenarı bir yer. yazın iki şort iki tişört bir efil efil elbise, kışın bir polar, iki eşofman altından mürekkep gardrobumla salındığım bir sahil. o sahilde bir dublesini saatlere yaysam da şişede balık olduğum, mezeleri parmak yedirten tahta masalı lokanta. sakin. uzun yaz öğleden sonralarında hafif bir esinti ile kıpraştığını uyku ile uyanıklık arasında gördüğüm tül perdeler gibi huzurlu. basit. en sevdiğim mevsim yaz. saklamıyorum. hayatım yaz gibi geçsin istiyorum. şıpıdık terlik ve hawai gömlek neşesinde, hamak mahmurluğunda. sanki o zaman durmadan defolup gitmek istemezmişim, havada gördüğüm her uçağa iç geçirmezmişim gibi geliyor.


2 Temmuz 2010 Cuma

itirafname

itiraf ediyorum. şöyle öldükten sonra keşfedilen underground kült bir kadın yazar olarak tarihe geçmek isterdim. ama sözünü ettiğim karizma sahipleri her şeyden önce böyle ezik itiraflarda bulunmazlar muhtemelen. benim yaş grubumun okuma damak tadı biraz daha sado-mazoşist loser yazarlara göre ayarlanmış ve sanki artık acı çekmeden yazabilen bir yazar kuşağı var ama keşfetmek gerekiyor. gerçi acılara odaklandığımızdan olsa gerek eskilerle aynı tadı vermez. hatta her yazı dilinin bir dönemi var. ortaokul lise dönemim bir halt anlamadan başladığım ama sonra kendimi alıkoyamadığım Rus yazarlarla geçti. Şimdi iki satır okuyamam onları, üstelik isimlerini dahi hatırlayamıyorum. Sonra Marquez geldi. işi İspanyolca öğrenip Marquez'i kendi dilinden okuma yoluna baş koymaya kadar vardırdım. Tömer'deki İspanyolca hocası ile papaz olmamla bu sevda yarım kaldı. arasıra nükseden Paul Auster düşkünlüğüm var. Baba ve Piç'e kadar Elif Şafak'ı soluksuz okumuşluğum Orhan Pamuk'un bir tek kitabını dahi olsun sonuna kadar okuyabilmek için inatlaşmışlığım da var... Sonra gazete dışında tek satır okumadığım zamanlar.


Yazı ile ilgili kişisel tarihime geçmiş iki başarım var. İlkokulda bir kompozisyon yarışmasında alınan ufak bir derece sonunda sınıfta alkışlanmam bir de üniversitede bir derste sınıfta okuduğum öykücükün kahkahalar arasında alkışlanması... Ha bir de üniversite hocamın yazdığım bir öykünün kurgusuna bakıp bunu kendin bulmuş olamazsın iması ile nerden esinlendiğimi (aşırmanın kibarcası) sorması.

Sorun şu ki, yazı varsa otokontrol olmaz. otokontrol varsa iyi yazamazsın. müthiş cümleler kurabilirsin ama iyi yazamazsın işte. Ve Ortadoğu'da otokontrolden bol bir şey bulamazsın. Hele otokontrolün kol gezdiği orta sınıftansan yazmayı unut. Üstüne bir de kontrol manyaksan en fazla katip olursun ya da bu da çok kitap okuyor denilen eksantrik tip.

yazmak. yazıyorum, yazıyorsun, yazıyor, yazıyoruz, yazıyorsunuz, yazıyorlar.

bana bir mektup yaz. olmadı, send me a post card darling...

27 Haziran 2010 Pazar

and the final countdown




80'lerin sonu Mersin


Burcuların 1'inci kattaki evindeyiz. Burcular bizim apartman komşumuz. Sürekli başı ağrıdığı için kafasının çevresine dolayıp sıkıştırdığı tülbenti ile bütün ağrıları savuşturabileceğini sanan ancak bir türlü kurtulamayan Nezihe teyzelerin üst katında oturuyorlar. İtiraf etmek gerekirse, zillerine basıp basıp kaçarak Nezihe teyzenin baş ağrılarına mütevazı katkılarda bulunuyoruz. Burcu'nun odasında yerde, mesafeli yaklaştığım ve commodore 64 olduğunu sandığım bir cisim var. Sehpanın üzerinde de yurtdışından ve kesinlikle büyülü bir ülkeden gelen küçük televizyon (cehennemin dibi dahi olsa evden uzak ne varsa büyülü gelebilir o sıralar)... Televizyon ekranında uzun saçlı adamlar "and the final countdown" diye bağırıyor. Birazdan kısacık saçlı künyeli oğlanlar "u r in the army now" diyerek derelerden tepelerden cool şekilde atlayıp zıplıyor. (yazanın notu:acı gündeme ilişkin herhangi bir benzetme-ironi-karşılaştırma vb'nin salakça olacağını düşünmekteyim)

Burcu'nun babası odaya giriyor, kızına hadi artık ders çalış derken beni de eve sepetliyor.


haziran 2010 Ankara


suyu çekilmiş zihnimin içinde kronometre işlemeye başladı, and the final countdown... diye bağırıyor. geçen 9 ayı sürekli bir gerisayımla geçirdiğimi fark ediyorum, asla tutsak düşmemeye ant içiyorum. aklıma ilkokul andını bir türlü ezberleyemediğim, okulun önünde şiir okuma sırası bana geldiğinde de tek satır ezberle(ye)meyerek çuvalladığım geliyor. öğretmenimin-adını hatırlayamıyorum-sitem dolu bakışları ve sitem dolu ağzından dolu dolu çıkan sitem dolu cümleleri üzerime çullanıyor. hiçbir b..u hatırla(ya)mayan beynimin iş saçma sapan anılara gelince nasıl bu kadar cevval olduğuna şaşıp kalıyorum her seferinde... Allah'tan anılar galerisinin en kötü örneklerini çabucak silip atıyorum çoğu kez.


asla tutsak düşmemeye, "Türk kızıyım, namusluyum, çalışkanım, yasam: yuvamı kurmak, çocuklar doğurmak, evimi- mikrodalgamı- mutfağımı özümden çok sevmektir" (gerisi nasıldı?) diyerek ant içerken evlilik düşmanı psikolojik harekatçıların hain tuzaklarına düşmemeye de yeminler içiyorum kana kana...


and the final countdown derken checklist yapalım: mahir-osman ve önder ustalara burdan selam eder ellerinden öperim, beni Ömer'den çok kendilerini konuşur ve düşünür hale getirdikleri için...

checklist kalbimi sıkıştırdı vazgeçtim.


dipnot:çocukluk arkadaşım ebuş'um da 6 Ağustos'ta evleniyor!düğününe gidemiyorum-düğüne gelemiyor-hevesim kursağımda kalıyor. yiğit diyarbakır'da gelemiyor, simten çin'de, elo norveç'te :(




21 Haziran 2010 Pazartesi

musik

cuneytcaglayan.com



bu adrese dikkat! cüneyt -elif'in deyişi ile cüno- İstanbul'dan aşkı için Oslo'ya taşınan bir müzisyen. Uğruna Oslo'ya taşınılan aşkın ismi de Elif. Yani benim Elo'm.
Son olarak, Elif'in seslendirdiği ve yanlış hatırlamıyorsam sözlerini yazdığı bir şarkı üzerinde çalışıyorlar. Henüz son halini almadığı için blogda yer veremiyorum. onun yerine cüneyt'in myspace'teki çalışmalarını dinleyebilmeniz için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyorum:

myspace.com/caglayancuneyt

20 Haziran 2010 Pazar

new york 2012 august

dear john;

my heart is full of anger and resentment...

offf, birkaç yıl önce izlediğim filmlerden birinin adı "dear john" ve şimdi ben de ona mektup yazıyorum. John'a. sanki bir anlamı varmış, bir şeyleri değiştirebilecekmiş gibi. tahmin ettiğim gibi gelişti olaylar ve fade out oldu. And he disappeared. Peki neden mutlu değilim hala? neden kalbim sıkışıyor ve sigara üstüne sigara yakmak istiyorum? neden kendimi hala ona bağlı hissediyorum? neden? neden? neden? bu kendinden başka kimseyi önemsemeyen şehre geleli bir yıldan fazla zaman oldu. Ölmeye geldim ama yaşıyorum.Şehir de yaşıyor.

Dear John,

Nerdesin? Aradan kaç yıl geçmesi gerekecek? gerçekten birlikte bir şansımız var mı? yoksa her şey yalan mıydı?

Sevgili John

Seni bulmam gerek. Seni bulmam ve yeni bir hayat kurmam gerek.

love&marriage

Önce bazı gerçekleri sıralamakla başlayalım:
-Evlilik denen şeyden ödüm patlıyor. Ve tarih yaklaştıkça panik duygum artıyor. Yorganın altına kaçıp saklanmak istiyorum. Durmadan bu hissi evli birilerine anlatıp, normal di mi?, sizde de vardı di mi? diye sormak istiyorum. Allah'ım keşke peri masallarına inanarak büyüseydim!
-Cesedimin köpekler tarafından bulunup kemirilmesinden korktuğum için evlenmiyorum.
-Karşıma Ömer çıkmasaydı sanırım asla evlenmeye cesaret edemezdim. Korkumu şu anda yatıştıran en önemli şey Ömer'in de benim kadar evlilikten korktuğunu biliyor olmam. O "bir karar verdim ve bunu denemeye değer" diye düşünüyor sanırım.
-Ömer olmadan nefes bile alamam gibi geliyor yani beni "rayda tutan" Ömer. Histerilerimi, takıntılarımı, korkularımı çoğu kez yatıştırmayı biliyor. En büyük korkum şu anda Ömer'siz nefes alamazken birkaç yıl içinde, birlikteyken boğuluyor gibi hissetmemiz. Dahası şimdi artık pılımı pırtımı toplayıp Avustralya'ya falan gidemeyeceğimi bildiğim halde bir gün olur da bunu yapacak cesareti (ve tabii altyapıyı) bulduğumda artık düzen değiştiremeyecek kadar yerleşik hale gelmem. Bir yere kıpırdamadığım halde her an gidebilirim özgürlüğünü yitirecek olmak midemdeki krampları artırıyor. Özetle: yıllardır savunduğum evlilik=end of the story iddiası ile karşıkarşıyayım. Hangi romantik komedi filminde evli bir çiftin aman da ne kadar mutluyuz hali anlatılır? dahası o filmi kim izler? Ya da Bridget Jones'ın biricik aşkına (Mark Darcy miydi?) kavuşup evlendikten sonra bulaşığa yardım etmedin, çöpü dışarı çıkarmadın, beni artık sevmiyorsun, çocukla ilgilen vs vs vs tartışmalarını hangimiz merak ederiz?
-Ve tabii çocuklar. Şu anda çocuk gördüğüm zaman haç ve sarmısaklarla kovalamak istiyorum. Bu fikirden uhrevi bir hormon takviyesi ile kurtulabileceğimi umuyorum.
Daha bir dünya şeyden korkuyorum. Saçma sapan şeylerden şimdi de tartışıyoruz ama uzatmıyoruz geçiyor işte. Ya artık biribirimizi kaybetmekten korkmaz hale gelirsek sırf evlendik diye?
Eeeeh! Bu kadar tırsıyorsan evlenme gitsin diye terslemenin faydası yok. Ömer'den farklı düşünmüyorum: denemeye değer, hiçbir söylediğimi ciddiye almasa da, herhangi bir ciddi konuya konsantre olması imkansıza yakın olsa da umurumda değil. Ömer, şu saçmalıklarla doldurduğum hayatımda benim başıma gelen en iyi şey!
Düğüne bir buçuk aydan az zaman kala... Ustalar, mobilyalar, seramikler arasında bunalırken ve zamanın nasıl geçtiğini anlamazken ruh halimi böyle kayda geçiriyorum.
Gelinliğimi seçtim. Ev tamamlanmak üzere. O evde kendim olmayı, mutlu olmayı umuyorum. Ama itiraf ediyorum ödüm patlıyor. Kendi kendime soruyorum: hangi aşk sonsuza dek sürüyor?